ASLI ASLINA, NESLİ NESLİNE: KURŞUNLU KÜLLİYESİ VE "HAD" MESELESİ - Ajans 26

Özgür TIKIZ

Özgür TIKIZ
Özgür TIKIZ

ASLI ASLINA, NESLİ NESLİNE: KURŞUNLU KÜLLİYESİ VE "HAD" MESELESİ

ASLI ASLINA, NESLİ NESLİNE: KURŞUNLU KÜLLİYESİ VE "HAD" MESELESİ
Yayınlama: 3 Kasım 2026 Salı - 340
A+
A-

Eskişehir’in kalbi, ecdat mirası Odunpazarı’nda bugünlerde bir hukuki ve idari hareketlilik yaşanıyor. Kurşunlu Külliyesi’nin tahliyesi, gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında salt bir "belediye-vakıf uyuşmazlığı" ya da "idari bir inatlaşma" gibi sunulsa da, meselenin ruhu çok daha derin bir manevi muhasebeye dayanıyor. Görünenin ardındaki hakikati okumak için, filmi biraz geriye sarmak ve kentin bu mukaddes mekanının nasıl bir dönüşümden geçtiğine insafla bakmak gerekiyor.

Zamanında, Tarihi Odunpazarı’nı Yaşatma Projesi ilk filizlendiğinde, dönemin büyükşehir iradesi bu vizyonun önüne set çekmek, projeyi engellemek için az uğraşmamıştı. Fakat niyet hayır olunca akıbet de hayır oldu; tüm engelleme girişimlerine rağmen o ecdat mirası ayağa kaldırıldı. Öyle ki, o gün projeyi baltalamak isteyenler bile bugün şehre gelen misafirlerini gururla Kurşunlu’nun gölgesine götürüyor.

Burhan Sakallı döneminde Kurşunlu Külliyesi, ruhuna yakışır bir ihya süreci yaşadı. Hat, ebru, tezhip gibi geleneksel İslam sanatlarını icra eden zanaatkarlara kapılarını ardına kadar, hem de ücretsiz açtı. O mekanlarda sadece eserler sergilenmiyor, bir medeniyetin estetik anlayışı, sabrı ve zarafeti canlı canlı yeni nesillere aktarılıyordu. Şehrin bağrından kopan lületaşı ve cam sanatları orada nefes buluyor; külliyenin nikah ve konferans salonu ise Eskişehirlilerin en mutlu günlerine, kültürel birlikteliklerine ev sahipliği yapıyordu. O manevi iklim, belediyenin kurduğu Mehter Takımı'nın heybetli nidasıyla tamamlanıyor, Eskişehir halkından da büyük bir teveccüh görüyordu.

Sonra devran döndü, yönetim değişti. Kendilerini "kültür ve sanatın" yegane hamisi ilan edenlerin ilk icraatı, ne hikmetse o Mehter Takımı’nı lağvetmek oldu. Ardından külliyeyi adeta bir ticarethane gibi gören bir zihniyet baş gösterdi. Geleneksel sanatları ücretsiz icra eden o ihlaslı sanatkarlar, ince yöntemlerle, bezdirilerek oradan uzaklaştırıldı. Buraya kadar olanlar siyasetin ve zihniyet değişiminin acı ama bildik yüzüydü. Fakat asıl kırılma, sınırların zorlandığı yerde başladı.

Yabancı isimlerle süslenmiş festivaller, "ağaç güzeldir, ekolojidir" ambalajıyla bu şehre pazarlandı. Ardından, daha önce içinde dualarla nikah kıyılan, konferanslar verilen o mübarek salonda "ahşap eserler" adı altında sergiler açıldı. İşte işin rengi tam da burada kaçtı. Geleneksel ahşap oymacılığı ya da klasik motifler bekleyen gözler, karşılarında Mevlevi dergahının ruhuyla, İslam kültürüyle taban tabana zıt, garip heykel figürleri buldu.

İslam hukukunda ve ahlakında çok temel bir ölçü vardır: Haddi aşmak. İnsanın yapıp ettiklerinin, hürriyetinin ve cüretinin bir sınırı vardır. O sınır çiğnendiğinde, kul haddini aşmış olur. Bizler canlı figürlerin resmedilmesine, putperestlik döneminin karanlık hatıralarını çağrıştıran heykellere İslam’ın sıcak bakmadığını iyi biliriz. Sanat adı altında bu tarz uygulamaların modern galerilerde yapılmasına, seküler alanlarda sergilenmesine bu zamana kadar sustuk, kendi mecrasıdır dedik, hoşgördük. Ama siz kalkıp bu garip figürleri, asırlardır tekbirlere, zikirlere, Kur’an tilavetlerine şahitlik etmiş bir ecdat mirasının, bir Mevlevi dergahının bağrına, insanların gözüne sokarcasına yerleştirirseniz, orada tahammül sınırları zorlanır. Ses çıkaramadıysak da içimiz yandı, buğzettik.

Bir süre ortada resmi bir kira sözleşmesi var diye kimse ses edemedi belki. Ama unutulan bir şey vardı: Kul sussa da mülkün gerçek sahibinin adaleti şaşmazdı. Hani berber koltuğunda otururken bir kabadayının tokadına maruz kalan, ses etmeyip hakkını helal eden dervişin hikayesindeki gibi… O kabadayı dükkandan çıkıp feci şekilde can verdiğinde, berber dervişe "Beddua mı ettin?" diye sormuştu ya… Dervişin cevabı kulaklara küpedir: "Ben gücenmedim, hakkımı da helal ettim. Gel gör ki bu kelin de bir sahibi var; o gücenmiş olmalı."

İşte Kurşunlu’da yaşanan tam olarak budur. O duvarların, o manevi iklimin, o ecdat mirasının da bir Sahibi var. Mekanın ruhuna yapılan hürmetsizlik, haddi aşan o cüretkar heykellerle tahammül sınırını aşınca, ilahi adalet hükmünü bir şekilde icra ediyor.

Bugün yaşanan tahliye krizine ve boşaltılan salonlara bakınca akıllara ister istemez Enbiya Suresi geliyor. Hz. İbrahim’in o mukaddes ve dik duruşu, putları birer birer kırdığı o muazzam kıssa zihinlerde canlanıyor. İbrahim geldiğinde putlar nasıl hükmünü yitirdiyse, mekanların ruhu da aslına dönmek için kendi yolunu buluyor.

Sözün özü; bu topraklarda zorlama rüzgarlarla medeniyetimizin köklerine aykırı tohumlar ekmeye çalışanlar her zaman hüsrana uğramıştır. Kurşunlu Külliyesi asli hüviyetine, ruhuna ve zarafetine er ya da geç yeniden kavuşacaktır. Ne diyordu dervişler o güzel kelam-ı kibarda?

Aslı aslına, nesli nesline hü…

 





Bir Yorum Yazın
Bu habere yorumlar

Diğer Yazıları